Mustafa Uçurum: Çocuk Edebiyatını Çok Önemsiyorum

Şair Yazar Mustafa Uçurum, çocuk edebiyatını çok önemsediğini belirterek "Geleceğin büyüklerine çok sağlam cümleler armağan etmemiz gerek. Çocukları bir müşteri gibi görerek yapılan hiçbir çalışmadan fayda bekleyemeyiz." dedi. 

Şair Yazar Mustafa Uçurum

İlkay Coşkun'un gerçekleştirdiği keyifli söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz.

İlk kitabınız ‘Tenhalayın Kalbimi’ daha sonra ‘Esmerliğime Bakma’, ‘Dünya Telaşı’ ve devamında çocuk kitapları derken 10’un üzerinde kitabı olan üretken bir yazarsınız. Şiirler, öyküler, denemeler, köşe yazıları yazıyorsunuz. Artı Milat Gazetesinde de yazıyorsunuz. Yetkin birçok edebiyat dergisinde ve internet ortamında aktif olarak varsınız. Bu üretkenliğinizi sağlayan iç dinamiklerinizden bahseder misiniz bizlere?

Yazmayı boş zamanların eğlencesi olarak görmedim hiç. Sıkı bir bilinçle sarıldım kaleme. Bu, ilk yazdığım yazıda da böyleydi. Son yazdığım yazıda da. Harflere tutunmayı hayata tutunmakla eş görüyorum. Ayakta olmak için ve var olduğumu dünyaya haykırmak için cümleleri kendime yoldaş ediyorum.

İnsanların gönüllerine ulaşmak için o kadar çok yol var ki. Ben bu yolların tümünü kullanmak istiyorum. Gazetede yazmaya da bu sebeple başlamıştım. Şimdi de büyük keyifle yazıyorum gazete yazılarımı.

Yazmayı da bir şekilde hayatımın merkezine aldım. Okuduğum her kitapta, dergide, baktığım her yerde kendime bir yazı konusu arar hale geldim. Yeni konular, imgeler buldukça da yazmak bende tutkuya dönüştü.

Şiirlerinizde ve yazılarınızda kelimeleri seçerken nelere dikkat ediyorsunuz?

Yazarken, elimizdeki en büyük hazinemiz kelimeler. Onlar ne kadar canlı olursa o kadar diri duruyor cümlelerimiz. Bu yüzden özenle seçerim her kelimeyi. Çünkü yazdıklarımız dünyaya gönderilen bir mektup. İnsanlara sıradan cümleler okutmaya hakkım yok diye düşünerek kuruyorum her cümlemi. Hiçbir okuyucunun aklına soru işareti getirmeme gibi bir hassas dengeyi gözetiyorum. Açık olmayı tercih ediyorum. Ucu açık kelimeler yerine hedefi olan sözlerin ardına düşüyorum.

Şiir yazarken, şiirin formu, yapısı, içeriği ve dili hakkında neler söylersiniz artı öncelik neler olmalı?

Şiirde biçime takılan biri değilim. Edebiyatın verdiği imkânlar neyse kullanılabilir. Yani şiir nasıl geldiyse öyle inşa edilmeli. Hece, serbest ya da aruz. Hiç fark etmez. Önemli olan kalbe dokunan duyguların bir şiir olarak meydana gelmesi.

Kendim için de geçerli bu kıstas. Şiire başlarım, baktım ki hecenin ruhuna dokunmuş dizelerim ya da serbest bir şiirin ruhuna dokunmuşum. Şiir nasıl gelirse öyle bir hâl alıyor duygular. Aruz için elbette bilinçli bir kuşanma gerekiyor. Divan Edebiyatı’na olan muhabbetimin devamı için arada bir de olsa aruzla gazeller yazıyorum.

Gelelim öncelik meselesine. Şiirin form ya da yapısı bu bağlamda çok da önemli değil. İçerik olarak şiir değerlerle çelişmemeli. Yani “Bana böyle geldi, böyle yazdım.” demek olsa olsa aymazlıktır. Çünkü “kişi önce mümindir, sonra şair.” Şiirde özellikle içerik konusunda çok da özgür olmamak gerek. Şair yaşadığı topraklarla çelişen hiçbir ifadeyi şiirine taşıyamaz. Böyle bir yol izleyenlerin yazdıklarının da pek bir kıymet-i harbiyesi yok ve olmamalı.

Romanda, öyküde, şiirde Dede Korkut’tan günümüze yazınsal mirasımızdan ne oranda besleniyoruz? Bu büyük mirastan daha çok faydalanmak için neler yapmalıyız?

Geçmişle olan bağımızın çok da kuvvetli olduğuna inanmıyorum. Öylesine güçlü ve zengin bir edebiyat geçmişimiz var ki bu dünyanın içine hakkıyla girilse günümüz edebiyatının daha yetkin ürünlerle temsil edildiğini göreceğiz. İlk şairden – Aprın Çor Tigin- bugün yazılan şiire kadar tüm edebiyat dünyamızla irtibatta olmak gerek.

Kendine edebiyatçı diyen kişinin geçmişle bağının çok güçlü olması gerekir. İyi bir edebiyatçı çok iyi bir okur da olmalı aslında. Kişinin elinde kalemden çok kitap olmalı önce. Şiire II. Yeni ile başlayan ve onu bile hakkıyla öğrenememiş soyut şairlerle çevremiz kuşatılmaya devam ediyor. Dede Korkut’u bilmeden, Fuzuli’den gazeller ezberlemeden, Hüs ü Aşk’ın dünyasına girmeden, Dadaloğlu ile dağlara seslenmeden yazmaya başlamak ne yazık ki kör topal bir yolculuktan başka bir şey olmaz.

Şiirlerinizin ilk örneklerinden bugüne kadar olan süreci tahlil etmenizi istersek, şiirlerinizi değerlendirebilir misiniz?

İlk şiirlerimde bireysel bir durum hakimdi. Merkeze kendimi aldığım şiirlerdi bunlar. Yani “Tenhalayın Kalbimi” diyerek yalnızlığı arzuladığım şiirler. Daha sonra sorumluluğu olan ve bireysellikten uzak, derdi olan şiirler yazmaya başladım. Elbette bu değişim yaşla da ilgili. Dünya Telaşı’nın insanları kuşattığı bir zamanda doğru olanı işaret etmek gerek diyen bir şair sorumluluğu ile hareket etmeye başladım. Ben değil “biz” diyen bir sesti bu. Biz, yani büyük bir coğrafya. Ümmet coğrafyasının sesi olan şiirler yazdım. Bu ses artık beni kuşattı. Derdi olan, meselesi olan bir sesle artık şiirler yazıyorum. Yer yer epik bir seslenişi kullandığım, “Dik durmak gerek zulmün karşısında.” dediğim şiirler bunlar.

Türk Edebiyat dünyasında şiirinizi nerede görüyorsunuz?  Şiirde yeni soluklara, yeni şiir damarlarına, yeni şiir akımlarına ihtiyaç var diyebilir miyiz?

Şiirimiz çok canlı. Dergiler çıkıyor. Şiirler dergilerin en önemli bölümünde yer alıyor. Şiir programları yapılıyor memleketin dört bir yerinde. Bunlar elbette şiirin ruhunu okşayan güzellikler. Bütün bunların yanında bireyselliğin hakim olduğu bir şiir dünyamız var. Kendini hayatın ve şiirin merkezinde görüyor ne yazık ki birkaç dize yazan, birkaç dergide görünen gençler. Aynı dergide yazdığı şairlerden bile haberi olmadan soyut bir dünyanın sanal şiirini yazan gençlerin sayısı da her geçen gün artıyor. Böyle bir ortamda yeni bir oluşumdan ya da akımdan bahsetmek mümkün değil.

Şiir yazarken konu neden ve nasıl öyküye geldi? Öykü yazmaya ne zaman başladınız?

Öyküyle olan bağımın günlüklerime dayandığıma inanıyorum. Ortaokul yıllarımdan beri günlük tutan biriyim. Yaşadıklarımı defterime not ederken aslında bir öykünün de damarını yokladığımı fark ettim. Ayrıca ortaokuldan beri öyküler okurum. Özellikle Sait Faik’i okumaya başladıktan sonra ben de öyküler yazabilirim demiştim. Küçük öykü denemeleri yaptım. Bunları hep defterime not ettim. Yazdıklarımın bir öykü olduğuna inandığım zaman da dergilere göndermeye başladım. İlk öyküm 2000 yılında Hece dergisinde yayımlandı. Daha sonra öykü-deneme ve şiir bende hep aynı yoğunlukta devam etti.

Şiirler, öyküler hayattan beslenir. Özellikle öykülerinizde seçtiğiniz karakterler, kahramanlar gerçek mi?

Öykülerimi gerçek hayattan alıyorum. Kişiler, mekân ve olaylar. Bütün bunları kurguyla besleyerek öyküyü vücuda getiriyorum. Hayat bize o kadar güzel öyküler armağan ediyor ki önemli olan bunları yakalayabilmekte. Bir etkinlikte tanıştığımız Selman, yolda arabamıza aldığımız Ahmet, 12 Eylül’ü yaşadığımız dedem, büyük şehirde kendine dünya kuran annem ve diğerleri….

Çocuk edebiyatı üzerine çalışmalarınız, kitaplarınız var. Bu çalışmalarınızdan bahseder misiniz? Çocuk edebiyatına yönelik doğru ve faydalı eserler kazandırılma yönüyle nelere dikkat edilmeli, neler yapılmalı?

Çocuk edebiyatını çok önemsiyorum. Geleceğin büyüklerine çok sağlam cümleler armağan etmemiz gerek. Çocukları bir müşteri gibi görerek yapılan hiçbir çalışmadan fayda bekleyemeyiz. Öncelikle bizim dediğimiz değerlerimizle kuşanmalı çocuklar için yazılan her cümle. Bizim masallarımız var. Efsanelerimiz, destanlarımız var. Onlardan ilhamla çocuklarımıza modern masallar yazabiliriz. Onları hayata dosdoğru hazırlayacak kitaplarla buluşturmamız gerek.  

Çocuklar için şiirler yazdım ilkin. Bunları hikâyeler ve masallar izledi. Çocukluğumdan izler taşıyan hikâyeler yazdım. Elbette hepsinde de çocukların kalbine düşecek cümleler olmasına dikkat ettim kurduğum her cümlenin. Şiirlerimi; Çocuklar Çocukluğunu Bilsin adıyla kitaplaştırdım. Çocuk hikâyelerim de; Irmaklarla Büyüyen Çocuk, Fedakâr Dost ve Kalbime Takılan Uçurtma…

Birçok edebiyat dergisinde şiirleriniz ve nesirleriniz yayınlanıyor. Kitaplara giden yolun dergilerden geçtiğini biliyoruz. Dergilerin işlevi hakkında neler düşünüyorsunuz? Bu bağlamda Güneysu dergimizi nasıl buluyorsunuz?

Dergisiz edebiyat olmaz. Hem de ne olursa olsun dergiler hayatımızın merkezinde. Sosyal medya, dijital kuşatma ya da ne olursa olsun dergiler dimdik ayakta. Görüyoruz ki yeni dergiler çıkıyor sürekli.  Dergilerin yeni sayıları çıkınca dergi ile ilgisi olan herkes büyük bir heyecanla derginin yeni sayısını paylaşıyor. Bunlar umut veren hareketler.

Dergiler şair ve yazarların yeni ürünlerinin yayımlandığı en önemli mecra. Bu anlamda yaşamalı dergiler. Yaşayacak da. Gençlerin dergileri bir mektep görerek yetişme alanları olacak dergiler. Zaten bu düşünce ile çıkan dergiler daha kalıcı oluyor, uzun soluklu olarak edebiyat dünyamızda yer alıyor.

Güneysu dergisi üniversite yıllarımdan bu yana takip ettiğim bir dergi. Bestami Yazgan hocam vesilesi ile tanımıştım dergiyi. Birçok şiirim de yer aldı dergide. Bir duruşu olan dergilerimizden olan Güneysu’ya nice güzel sayılar diliyorum.

Çıra Yayınlarından çıkan ‘Şairin Aynası’ deneme kitabınız 2018 yılı, Türkiye Yazarlar Birliği deneme ödülünü aldı. Ödülle alakalı aldığınız geri dönüşler nasıl oldu? Şairlere, yazarlara verilen ödüller hakkında düşüncelerinizi alabilir miyim? Ödül veren kurullar için neler önerirsiniz?

Ödül almak elbette yapılan çalışmaların, gayretlerin birileri tarafından göründüğünün bir ispatı. Ben ne yaparsam yapayım aklıma hiç ödül gelmeden bir şeyler ortaya koymaya çalıştım. Şairin Aynası kitabımın ödül alması elbette beni mutlu etti. Ödüller bir yandan işaret anlamına da geliyor. Ödülden sonra kitaba olan ilgi arttı. Kitap hakkında yazılan yazılarda çok değerli ifadeler vardı. Bunlar, daha iyi çalışmalara girişmek için bir motivasyon oluyor.

Ödül olmalı. Marifet iltifata tabidir. Önemli olan kafalarda soru işareti olmasın. Kurullar seçilirken hassas davranmakta fayda var. Mesela şiirle arası hiç iyi olmayan birini kurulda görünce insanın aklı karışıyor. Ya da günümüz edebiyatı ile irtibatı olmayan birilerinin kurulda olması da aynı handikaba yol açıyor. Ödülü seçecek kurul kendini yenileyen isimlerden oluşmalı. Yani çağıyla barışık isimler tercih edilmeli. Kurul da seçimini yaparken yeni ses, yeni soluk ve yeni bir duruşun ardına düşmeli. “Emek” gibi bir kutsal göz ardı edilmemeli.

Günümüzün yaşam şekli, 21.yüzyıl, postmodernizm ve küreselleşme, edebiyata, şiire nasıl yansıyor?

Hayatımız gibi edebiyatımız da çokça soyut çokça karmaşık oldu. Anlaşılamamanın pirim yaptığı vakitlerdeyiz. Anlaşılır olmak avamî olarak algılanıyor. Özellikle gençler de anlaşılmaz olmak için şekilden şekle girerek kendilerine bile yabancı bir sesi dillendiriyorlar. Bu yanlış algı günümüz şiiri denen olguyu da zedeliyor.

Şiir hayatın her kesiminden payını alacak ama şiirsel duruştan taviz vermeden olacak bu. Her türlü argüman şiirde kullanılabilir. Çünkü şiir canlıdır. Tıpkı hayat gibi. Önemli olan şiirsellikten uzaklaşmamak.

Postmodernist bir bakış açısı ile bakmak günümüzde oldukça revaçta. Bunun sebebi de zihinlerin harmanlanmış bir bakış açısını arzuluyor olması. İnsan yaşadığını okuduklarında da görmek istiyor. Tarihi salt tarihi olarak değil modernizme uğramış hali ile görmek istiyor. Böylelikle ortaya fantastik eserler çıkıyor.

Bütün bu değişimler aradaki sınırları da kaldırdı. Dünya edebiyatı diye bir kavram ortaya çıktı. Edebiyatın ortak bir dili olduğu gerçeğini düşünecek olursak bu tür edebiyat da dünyamızın renklerini kuşanma anlamında herkes için bir zenginlik olarak karşılıyor bizi.  

Sosyal medyayı, sanal dünyayı, E-dergi ve kitapları da göz önünde bulundurarak edebiyatımızın, dergilerimizin yol serüvenlerini nasıl yorumluyorsunuz?

Edebiyatımız her şeye rağmen canlılığını koruyor. Binlerce kitabın çıkması, memleketin dört yanında kitap fuarlarının olması, yeni dergilerin çıkıyor olması bu canlılığın en önemli ispatı.

Her şey kendi yolunda ilerler. Bu inanca sımsıkı sarılırsak edebiyatımız sahih duruşunu sürdürür. Sosyal medya olacak elbette. Sanal dünya bir ağ gibi saracak her yeri ama edebiyat hâlâ sıcak bir duruş olarak hayatımızda yer edecek. E-kitaplar olacak ama biz bir kitabın sayfasını çevirmenin mutluluğundan taviz vermeyeceğiz.

Sırada neler var? Roman, tiyatro ve senaryo yazmayı düşündünüz mü?

Sırada şiir, deneme, öykü, masal var ama ne yazık ki ne roman, ne tiyatro ne de senaryo var. Kendime çizdiğim bir yol var. Bu yolda en iyisini yapmak için çaba sarf ediyorum. Daha fazla dallanıp budaklanarak zihnimi dağıtmak istemiyorum.

Mustafa Uçurum Tokat doğumlu. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Adapazarı’nda; üniversiteyi Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okudu. Arkadaşlarıyla Martı dergisini ve Yitik Düşler Edebiyat dergisini, daha sonra Tokat merkezli Polemik dergisini çıkarttı.Şiir ve yazıları; Dergâh, Yediiklim, Hece, Hece Öykü, Kırklar, Yolcu, Türk Dili, Karabatak, Türk Edebiyatı, Aşkar, Sabit Fikir, Cins, Nihayet gibi dergilerde yayımlandı. www.dünyabizim.com sitesinde kitaplar ve dergiler üzerine yazılar yazmaktadır.Şairin Aynası kitabı ile TYB 2018 deneme ödülünü aldı. Milat gazetesinde köşe yazıları yazıyor. Kitapları: Tenhalayın Kalbimi (Şiir), Esmerliğime Bakma (Öykü), Fedakâr Dost (Hikâye), Çocuklar Çocukluğunu Bilsin (Şiir), Irmaklarla Büyüyen Çocuk (Hikâye), Konuştukça Memleket (Şiir), Deneme Çekimi (Deneme), Kalbime Takılan Uçurtma (Hikâye), Şairin Aynası (Deneme), Şehirde Yeni Bir Rüzgâr (Deneme), Dünya Telaşı (Şiir)

Yorum Gönderme

0 Yorumlar