10 Nisan 2018 Salı

Üzümün Kardeşliği John Fante

Hasan Ali Toptaş’ın “Kuşlar Yasına Gider” romanının değerlendirme yazısını yazarken şöyle bir ifade kullanmıştım; “Bir zamanlar babasının otoritesi altında kalmış her erkek çocuk, babasının yaşlanma dönemi sürecinde bu akışı yaşar. O dağ gibi babanın giderek çocuklaşması ve gün gün erimesi iç yakıcı bir süreçtir. Bu süreci az ya da çok kendisinin de yaşayacağını bilen erkek çocuk açısından bu durum aynı zamanda bir gözdağıdır.” 
Üzümün Kardeşliği John Fante John Fante’nin “Üzümün Kardeşliği” romanını okuduğumda da benzer şeyler geçti aklımdan. Yine babasından başka bir memlekette yaşayan bir yazar, yine hayatının son demlerini yaşayan ve eski konforlu, şaşalı günlerinin hayalini kurarak, alışkanlıklarını terk etmekte direnen bir baba figürü var karşımızda. Ama elbette hikâye kurguları, dilleri, işleyişleri çok farklı iki eser. Ama ölüme yaklaşan baba ve o tükenişi hüzünle seyretmek zorunda kalan orta yaşlı oğul figürü sabit. John Fante’yi bir arkadaşımın ısrarlı önerisi ile okuma listeme ekledim. “Bukowski seviyorsan, bunu da okumalısın” demişti. İşin garip tarafı şu ki, ben Charles Bukowski’nin “Ekmek Arası” romanını okumuş ve çok fazla keyif almamıştım. “Kaybedenler” edebiyatı pek bana göre değildi zannedersem. Ama yine de John Fante ismi ve Bukowski’nin “John Fante benim Tanrımdı” sözü merakımı celbetti. Üzerinde çok fazla araştırma yapmadan “Üzümün Kardeşliği” romanını temin ettim. John Fante, Amerika’da İtalyan göçmeni bir ailenin çocuğu ve “Üzümün Kardeşliği” de bu arka plan üzerine kurulmuş. Taş Ustası İtalyan göçmeni bir babanın oğlu olan yazar Henry’nin, babası ile annesinin boşanacağı haberi üzerine yaşadıkları kasabaya gelişi ve babasının, yapacağı son bir taş işçiliği için ondan yardım istemesi üzerine ilerliyor hikâye. Ama elbette, Henry’nin çocukluğundan itibaren babasıyla yaşadığı tüm çekişmeler, geçmişe dönük olarak işleniyor. John Fante’yi özel kılan, gerçekten İtalyan göçmeni bir ailenin çocuğu olması ve kendi hayat çizgisi üzerinden romanlarını kurgulamasından çok, romanlarındaki çekincesiz, filtresiz, hayatın tüm pisliklerine temas eden dili ve anlatımı. Diyalogların tamamı insanın midesini kaldıracak kadar gerçek ve insanların tüm kusurları cam gibi ortada. Kitabın ana çizgisi baba ve oğul hikâyesi gözükse de, arka planda kitaba derinlik katan unsurlar oldukça fazla. İtalyan göçmenlerin Amerika’da kendi yaşam tarzlarını koruma gayreti, İtalyan göçmenlere göre daha yerli sayılan diğer Amerikalıların İtalyanlara gösterdiği tepki, bunun yazar Henry’nin evliliğine yansıyışı, göçmen ailelerin ikinci kuşağının savruluşu gibi etkileri hikayelerin detayında görmek mümkün. Kitabı okudukça ve benzerliklerin üzerinde durdukça, Hasan Ali Toptaş’ın “Kuşlar Yasına Gider” romanı ile John Fante’nin “Üzümün Kardeşliği” romanındaki anne karakterlerinin benzerliği de gözüme çarpmaya başladı.. Ailenin en silik, etkisiz elemanı gibi görünürken, aslında tüm aileyi bir arada tutan yapıştırıcı olduğunu fark ediyorsunuz hikayenin sonuna doğru. Anne ve baba ilişkisindeki, erkek kadın pozisyonlarına bakıldığında da büyük benzerlikler var. Erkek hep başını alıp giden, geceyi nerede geçirdiği bilinmeyen roldeyken, kadın evin her şart ve koşuldaki sabit elemanı pozisyonunda. Kadınların dindarlığı ve batıllığı ise başka bir konu. Bu benzerliğin bana şunu düşündürdüğünü söyleyebilirim. Eğer dinler icat edildi iseler, onu icad eden kesinlikle kadınlardı. Erkekler sonradan dinin siyasal etkilerini fark edip sahiplendiler. Ama ilk günden beri kadınların dinin siyasal gücü ile ilişkileri olmadı. Onlar dinlerinin en saf inanıcıları pozisyonunda oldular hep. Değerlendirmemin başından beridir, “Üzümün Kardeşliği” romanının, Hasan Ali Toptaş’ın “Kuşlar yasına Gider” romanını ile karşılaştırmamın yanlış bir anlamaya vesile olmasını istemem. Konu ve pozisyonlar oldukça evrensel. Yaşamının sonuna gelmiş bir baba ve onun orta yaşlı oğlu ilişkisi de, geleneksel ailelerdeki baba ve anne rolleri dünyanın her yerinde kolaylıkla rastlanabilecek ilişki ve pozisyonlar. Hele ki Akdenizlilik üzerine ortak noktaları olan İtalyan ve Türk ailelerinde bu benzerliğe rastlamak garip değil.Yazar Henry’nin Dostoyevski’ye olan hayranlığı, romandaki sahneleri süsleyen İtalyan yemekleri, yetmişlerin ortasındaki babanın hala devam eden çapkınlık maceraları, hemen hemen her sahnede kendine yer bulan şarap şişeleri ve özellikle yaşlı insanların sohbetleri romanı oldukça keyifli kılıyor. Ortak noktaları şarap olan yaşlı insanları tanımlamak adına romanın adının “Üzümün Kardeşliği” olarak seçilmesi de gayet yerinde bir tercih olmuş. Kitabı okumadan önce, John Fante hakkında yaptığım kısa incelemede, en rağbet gören eserinin “Toza Sor” olduğunu öğrendim. Hatta Bukowski’nin Fante’yi keşfettiği kitabı da oymuş. Gözlem gücü yüksek ve gerçekle bağları bu kadar sıkı olan bir yazarın baş eserini okumamak eksiklik olacak açıkçası. Bu nedenle 2018’de yeni bir John Fante eseri beni bekliyor anlaşılan. Son olarak Bukowski ve Fante arasında bir karşılaştırma yapacak olursam şunu söyleyebilirim; Eğer Fante, romanında babayı başkarakter ve anlatıcı olarak seçseydi, onun tarzının da Bukowski’yle benzer olduğunu söyleyebilirdim. O zaman tam bir “kaybeden” romanı olurdu. Ama Fante’nin başkarakteri ve anlatıcısı oğul yazar, her ne kadar zaman zaman babasının sapkınlığına kayış gösterse de, kesinlikle daha dengeli ve dünya ile bağlarını korumaya özen gösteriyor. Bu anlamıyla bu esere bir “kaybeden edebiyatı” demek zor. Bukowski’nin bu kitabı okurken gözünün ve yüreğinin taş ustası babadan yana olduğuna ise kuşkum yok.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

OKUYORUM

Okuyorum.org, kitaplar ve yazılı eserler hakkında çeşitli meslek gruplarından kişilerin görüşlerini paylaştıkları blogdur. Kitapların içerikleri hakkında bilgi alabilir, yorumları, aktuel konuları, yazarlarla söyleşileri okuyabilir, sizlerde yorumlarınızla aramıza katılabilirsiniz.




KİTAP FUAR TAKVİMİ 2017-2018

Anadolu'da düzenlenen kitap fuarları sayısı her geçen gün artıyor, vatandaşlar kitap fuarlarına yoğun ilgi gösteriyor.  Vatandaşların...

Kitap Blogu Arşivi İçin Tıklayınız